banner47
banner128

Müslüman Türk Milleti gücünü öncelikle dininden alır.

İngilizlerin diğer milletlerden bir farkı da düşmanlarını yenmek için başvurdukları yöntemlerdir. Bir ağaç düşünün, şayet bu ağacı yok etmek istiyorsanız köküne testereyi dayar kesersiniz ama İngiliz iseniz asla elinize testereyi alıp ağaca yaklaşmazsınız, aksine elinize bir kova su alıp ağacın dibine dökersiniz. Böylece ağacı serinletir, besler, gürleştirirsiniz. Ağaç sizi gördükçe gardını düşürür, hatta sevinir, ortalarda görünmediğinizde hasretinizi çeker. Oysa ağacın dibine döktüğünüz su zehirlidir ve uzun vadede ağacı kurutur. Üstelik ağaç tamamen kuruyup yıkılsa bile bunun sebebi olarak asla sizi suçlamaz, hatta onu yok edenin siz olduğunu bile asla fark edemez. Şayet 40.000 kişilik bir ordu hazırlayıp Mısır’ı İngilizlerden geri almayı düşünüyorsanız, İngiliz sizin ordunuzun karşısına çıkacak bir ordu hazırlamak yerine sizi İstanbul’dan çıkamayacak hale getirmenin hesaplarını yapar. Moralinizi bozar, heyecanınızı öldürür, birliğinizi parçalar.

Bu tarz siyaset ve hasımlık biz Türklerin alışık olmadığı bir mücadele şeklidir. Müslüman Türk ordularını cephede yenmek hemen hemen imkânsızdır. Şayet aralarına ajanlarınızı, satın aldığınız köpeklerinizi ve vatan hainlerini yerleştirmemişseniz cephede sonuç alamazsınız. Filistin cephesinde vatanı İngiliz’e satan komutanlar olmasaydı İsrail devleti bir ütopya idi. Medine-i Münevvere’de Fahreddin Paşa’nın etrafındaki subayları satın alıp kahpelik yaptırmamış olsaydınız Necid’li eşkıya sürüsü Hicaz’da at oynatamazdı. Kurtuluş savaşını kazanan bir milleti Lozan ile mağlup hale getirmek İngiliz’e özgü bir sinsi siyaset ve meziyettir. Tabii içerideki hainlerin katkılarıyla.

Bu milletin düşmanları nasıl olduysa bir gaflet haliyle, eski zaman kafasıyla Türk milletinin üstüne 15 Temmuz’da yine silahla gitmişlerdi. Toyluk etmişlerdi, acele etmişlerdi,  yeşermeden üzümü devşirme yoluna gitmişlerdi. İngiliz uzaktan bakıyor ve ikinci dünya savaşından sonra Türkiye’de kendi koltuğuna oturan Sam Amca’ya kıs kıs gülüyordu. Onların daha İngiliz’den öğrenecekleri çook şeyler vardı. Sokağa çıkan milletle savaşmaktansa o milleti sokağa döken ruhu öldürmek gerekiyordu. İngiliz bunu yapardı. Ve yapmaya başladı da.

Bütün semavî dinler aynı yöntemle yıkılmıştı, slogan aynıydı: “Dinin başı dinin kılıcıyla kesilir”. Din tahripçileri hep din adamı kisvesine bürünür. Bizde de durum farklı olmamıştı. Din bezirgânı bir şarlatan bir yandan dinin içini, bir yandan peşine takılanların cebini boşaltıyor, öte yandan devletin altını oyup düşmana peşkeş çekmenin hesaplarını yapıyordu. Osmanlı’dan sonra halk,  devletin tezkiye ettiği doğru dürüst bir din adamına nadiren rastladığı için bu sünnet düşmanını hoca zannedip peşine düşmüştü. 15 Temmuzda maske düşmüş, oyun bozulmuştu. Şeytanda numara da bitmez, asker de. Farklı senaryolarla yeni figüranlar çoktan köşeleri tutmuştu bile.

-“Hadi bir Fethullah Hoca yetiştirin göreyim sizi. Hoca’nın ayakkabısını yetiştirin alnınızdan öpeyim”.

-“Bu seyahatimize West Virginia Umresi adını veriyoruz. Biz 25 yıldır Ribat yaparız”. Fetö İle CIA çiftliğindeki buluşmanın akabinde söylediği söz.

-“Salât-ı Selam Peygambere yağcılıktır. Ben yağcılığı sevmiyorum”.

- “Ana Kuzularını gaza getirip cepheye sürüyorlar. Devlet için ölen şehit olmaz. Devlet şehitlik dağıtamaz”.

-“İki kocadan arta kalmış kadın” Hz. Hatice annemiz hakkında söylediği söz.

-“Adı belli değil, babası belli değil. Karın tokluğuna Peygamberle beraber olmuş biri” Ebu Hureyre hakkındaki iddiaları

-“Âdem’in babası vardı”. Âyet ve hadisle sabit olan bir gerçeği inkâr ediyor.

-“Kader’e iman diye bir şey yoktur. Fazlalık bir şarttır”.

-“Şefaat yoktur, kabir azabı yoktur, mucize yoktur, İsa’nın nüzulü söz konusu değildir” Ehlisünneti yalanlama.

-“Kur’an Müslümanlığı ve ehlibeyt mezhebi esastır”.

-Üç Muhammed kitabını yazarak Efendimizi itibarsızlaştırma ve hadislerin tamamını inkâr ederek dinde şüpheye düşürme.

-“Suriye’yi İran’a vermek gerekir”.

Bütün bu cümlelerin ve iddiaların sahibi başlığımızda yer alan Mustafalardan biri olan Mustafa İslâmoğlu’dur.  Bu iddiaların dışında sayfalarca sürecek hezeyanlar erbabınca malumdur.

…………………………………….

-“Allah bu Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerîm) göndermekle iyi mi yaptı? Göndermeseydi daha mı kötü olurduk? Ben bundan daha kötü olacağımızı düşünmüyorum”.

-“Kur’ân’ın bir kısmı uydurmadır”

-“Manaya faydası olmayan, gereksiz ilaveler vardır”.

-“Kur’ân’da Tanrı kendi ile çelişmektedir”.

-“Cennetteki gibi bir insan giyinip sokağa çıksa ona gey derler”.

-“Kur’ân’ın mitolojiden arındırılması gerekiyor. Allah kıssaları cazip hale getirmeye çalışıyor”.

-“Tanrı her türlü şiddete başvurmaktadır”.

-“Allah ikide birde kendine hamd eder mi? Egosunu mu tatmin ediyor? Kur’ân’ın bazı yerlerini Hz. Peygamber yazmıştır”.

-“Kur’ân’daki nefret söylemleri, hasmane ifadeler Allah’a ait olamaz”.

Bütün bu cümle ve düşünceler ise bir tefsir profesörü olan Mustafa Öztürk’e aittir.

Görüldüğü gibi bunlar inancı tamamen baltalamaya, İslâm ruhunu öldürmeye ve aslında milli ve manevi değerler için tepki göstermeye değmez demeye yönelik militanca söylemlerdir. Bu şahısların sözleri de fikirleri de erbabınca malumdur. Meçhul olan bunları himaye eden mihraklardır. Bu mihrakların Fetö’yü besleyen kaynaklarla aynı olduğunu tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Şah sonrası İran’ı komünizme kaptırmamak adına sürgündeki dini lider Ayetullah Humeynî’nin söylemlerini, videolarını, kasetlerini jet hızıyla çoğaltarak bütün İran halkına pazarlayanlar kimlerse bu Mustafaları ve benzerlerini pazarlayanlar da onlardır.

Kamuoyunda buldukları karşılık tahminlerin ötesinde tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Bu yıkıcı zihniyet “akademik düşünce”, “hür düşünce” gibi sloganik lakırdılarla başta İlahiyatlar ve İmam Hatip liseleri olmak üzere çok önemli çevrelerde taban bulmuş ve ekolleşmiştir.  “Biz şu ana kadar dini doğru anlamamışız” diyen üst düzey bürokrat sayısı hiç de az değildir.

Osmanlı devleti zamanında devletin görevlerinden biri de dini korumak idi. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nde devletin böyle bir sorumluluğu olmadığı için bu iş, gemi azıya alan bir avuç din dertlisine düştü. Düştü de bu kimselerin birçoğu linç edildi, ağır bedeller ödettirildi.  Normal şartlarda dinin öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından korunması, İlahiyat Fakültelerinin de katkı sağlaması gerekirken fiili durum beklenilen aksi yönde gelişti. Birkaç yıl önce televizyonda bir iftar programında İlahiyatçı bir öğretim üyesi talihsiz bir beyanda bulunmuş, “Namaz kılmayan hayvandır” demişti. Bu ifadeyi kullanırken belki de aklından Furkân Suresi 44. Âyet geçmişti. Konuşma müthiş bir tepki aldı. Derhal hakkında soruşturma açıldı. Hemen ertesi gün hem Diyanet İşleri Başkanlığı hem de konuşmayı yapan öğretim üyesinin mensubu olduğu Fakülte kınama mesajları yayınladı. Hatta zamanın başbakanı gazetecilerin konuyu sormaları üzerine “halt etmiş” demişti. Ama aynı ramazan ayında aynı fakültenin bir başka hocası yine televizyonda bir ayete takılmış, bu ifadenin yanlış olduğunu, söyleyen Allah bile olsa yanlış söylediğini dile getirmişti de ertesi gün ne Diyanetten ne İlahiyattan ne de başbakandan tek kelimelik bir tepki gelmemişti. Neden?

Hele konu Mustafalar olunca, bir hoca bunların hezeyanlarına karşı cevaplar vermeye cesaret gösterirse derhal soruşturmalar açılıyor, görevden uzaklaştırmalar, açığa alınmalar birbirini kovalıyordu. Tabii ki gerekçeler İstiklal mahkemelerinde olduğu gibi karardan sonra kaleme alınır türden oluyordu. Dosyalara öyle şeyler yazılıyordu ki “Dinime ta’n eden bari müselman olsa” demek geçiyordu insanın içinden. Fetö ile mücadeledeki samimiyetinde hep soru işaretleri olan Diyanetin bu Mustafalara karşı göstermelik tavır almalardan fazlasını beklemek saflık olurdu.

Bu Mustafaların arkasındaki güç bazen o kadar hırslanıyordu ki, onlara dil uzatanlar akla hayale gelmeyen suçlamalarla hükümetin içinden bazı kimselerce bile linç edilebiliyordu. Neden böyleydi? Bu Mustafaları kimler koruyordu?

15 Temmuz hain darbe kalkışması ve sonrasında yaşananlar açıkça ortaya koymuştur ki dinin kullanılarak devletin hedefe konulması hem dini hem de devleti çökertme projesidir. Bu iş artık ihmal edilemeyecek düzeyde bir ulusal güvenlik meselesine dönüşmüştür. Müslüman Türk Milleti gücünü öncelikle dininden alır. Ayasofya’nın açılmasının oluşturduğu sevinç ve özgüven tazelenmesi Türkiye’nin dışında içindekinden az değildir. Bizi dışarıdaki Türkiye’ye bağlayan zincir İslâm’dır. Ancak önlem alınmadığı takdirde İslâm’ın gölgesinin ülkemiz üzerinden hızla uzaklaşması durdurulamayacaktır. Dinden söz etmek dindarlaştırmamaktadır.

Kalın sağlıcakla.

Alaaddin YETİŞEN

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.