banner47
banner128

Bir Cemaate Mensup Olmak Tercih Sebebi Olursa…

Her hangi bir kuruma yapılacak atamalarda akredite bir cemaate mensup olmak tercih sebebi olmamalı, liyakat ön plana çıkarılmalıdır.

Bir Cemaate Mensup Olmak Tercih Sebebi Olursa…

Her hangi bir kuruma yapılacak atamalarda akredite bir cemaate mensup olmak tercih sebebi olmamalı, liyakat ön plana çıkarılmalıdır.

haberiumturk
haberiumturk
22 Haziran 2020 Pazartesi 23:55
Bir Cemaate Mensup Olmak Tercih Sebebi Olursa…

Bir Cemaate Mensup Olmak Tercih Sebebi Olursa…

Kuruluşundan 18. Yüzyıla kadarki süreçte mensubu olduğumuz İslâm Dinine ait değerler ve hükümler gerek devletin yapısını gerekse halkın yaşam tarzını şekillendirmekteyken, aydınlanma ve sanayi devriminin dünya genelindeki düşünceyi etkilemesi sonucunda İslâm’a atfedilen önem eskiye nazaran zayıflamaya başlamıştı. Mağlup devletlerin galiplere öykünmesi, onları şekil planında taklit etmeye başlaması, hayatın hemen her veçhesinde kendini hissettirmişti. Rol model ülkeyi körü körüne taklit, dinen olması gerekenle fiilen yaşanan hayat arasındaki makasın her geçen gün açılmasına sebep oldu. Binaların yapısı değişti, kıyafetler değişti, yemek yeme şekli, beslenme kültürü değişti. Evlerin iç dizaynı, eğlencenin şekli, beşerî münasebetlerin sınırları değişti. Bizzat Kur’ân-ı Kerîm tarafından yapılan “ötekileştirme”, suç sayıldı. Kanunlar önce şeklen sonra muhteva olarak değişti. Türklerin kurdukları devletlerdeki en önemli unsur olan ordu değişti. Dünyaya savaşçılığı ile nam salmış bir millete savaş sanatını öğretsin diye batıdan hocalar getirildi. Dinî değerlere bağlı eğitim veren medreselere alternatif olarak sayıları 600’ü aşan okullar açılmakla kalmadı, orada öğrenci olabilmek ayrıcalık sayıldı. Zamanın yüksek rütbeli askerleri ve zenginleri konaklarına Fransız mürebbiyeler getirtip, yabancı dil öğrenmeyi, piyano çalmayı, balolar düzenlemeyi terakkinin olmazsa olmazı görmeye başladı. Şer’î mahkemelere alternatif mahkemeler kuruldu…”Bize bir nizam-ı cedid lazım diyenler”, “Din elden gidiyor, gayretullaha dokunan işler yapılıyor” diyenleri aşağıladı, gizli ellerin ürettiği sloganlarla yaftaladı.

Osmanlı’nın son padişahları bütün gayretlerini devleti kurtarmaya teksif ettiler ama yıkılmanın önüne geçemediler. Oysa Devlet sebep değil, sonuçtu. Padişahlar da hasımları ve cellatları gibi Murad-ı İlahî’nin tecellilerindeki etkenleri dikkate almadı. Hala onların tuttuğu yolda onlarla yarışıp geçtiklerinde devletlerini kurtaracaklarını düşünmekteydiler. Oysa Kur’ân-ı Kerîm’de onlarca âyet atılan yanlış adımların nelere mal olacağını açık açık ifade ediyordu. Fakat Osmanlının Kur’ân-ı Kerîm’i hayatın merkezi olmaktan çıkaralı yüzyıldan fazla bir zaman geçmişti. Mağlubiyetlerin sebepleri doğru okunamamıştı, Kur’ân-ı Kerîm’e saygı vardı ama güven kaybolmuştu… Cumhuriyetin İlanıyla birlikte kabul edilen devrim yasaları İslâm’ı devletten tamamen uzaklaştırmış, yapılan yasal düzenlemeler ile dinin sadece vicdanlarda yaşamasına izin verilmişti. İslâmî yaşayışa dinamizm kazandıran üç müesseseden (medrese-dergâh-mescit) ikisi kapatılmış, biri ise tahkir ve tezyife maruz bırakılmıştı. Yapısal ve kültürel değişimin en etkili ve kalıcı yöntemi eğitimdi. Bu sebeple din eğitimi veren son müessese olan Darülfünun İlahiyat kapatıldı. Her ne kadar çoğu hocası sipariş dini kabul ettilersede devleti kuran iradeye yaranamadılar. Kur’an’ın bırakın okunmasını bulundurulması bile suç sayıldı. 30 yılda yetişmiş hocalar, 30 dakikada idam edildi. Ezanlar Türkçeye çevrildi, Kur’ân-ı Kerim’in namazda bile Türkçe okunması arzulandı…Zulmün boyutları herkesçe malum olduğu için bu kısa girişten sonra asıl konuya gelelim.

Günümüz Türkiye’sinde cemaat ve tarikatların iktidarlara göre etkinliğinin azalıp arttığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Öncelikle bu iki sosyal gerçekliğinin farkını ortaya koyalım. Aslında tarikatların olduğu yerde cemaatler olmaz, cemaatlerin olduğu yerde tarikatlar olmaz. Şöyle ki, tarikatlar devletiyle ve milletiyle İslâm’ın yaşandığı toplumlarda zuhur eder. Buralar irfan yuvalarıdır, halkın manevi yönünü zinde tutmak için vardırlar. Buralardaki kimseler aslında İslam’ı profesyonelce yaşayan kimselerdir. Her şeyden önce ehli ilimdirler. Zira ilmi olmayanın irfanı olmaz. İrfan ilmin üzerine konulup geliştirilen bir meziyettir. Dolayısıyla ulemadan yoksun bir toplumda zuhur eden evliyaya ihtiyatla bakmak gerekir. Dinin günlük hayattan uzaklaştığı toplumlarda tarikatların varlığı, açlıkla mücadele eden bir toplumdaki masaj salonu mesabesinde olur. Böyle olunca da masaj salonu aslî görevini bırakıp, halkın hayatta kalmasına yardımcı olma derdine düştüğü gibi tarikatlar da insanların imanlarını kurtarma derdine düşmüş olurlar ki bu onların asıl kuruluş sebebi değildir. Aslî fonksiyonunu yitiren tarikatlarda doğal olarak hem şeyh hem de mürit düzeyinde kalite oldukça düşük hale geldiği gibi ehliyetsiz kimselerin ve kripto postnişinlerin yol açtığı tahribat da ayrı bir makale konusudur.

Cemaatler ise dinin ve dindarın gerek resmî gerekse gayri resmî olarak takibata uğradığı, baskıya maruz kaldığı, hayat hakkının tanınmadığı ortamlarda zuhur ederler. Tüzel kişilikler olarak derdi olan kimselere sığınacak bir liman, derdini anlayan bir melce mesabesindedirler. Tabii bunların da manipüle edilmesi, istismar aracı olması ayrı bir araştırma konusudur.

Cumhuriyete geçiş sonrası dine ve dindara karşı takınılan bu düşmanca tavır bir yandan cemaatlerin oluşmasına, bir yandan ise tarikatların cemaat fonksiyonu icra etmesine sebep olmuştur. Mağduriyetlerin zamanla karizma sağlaması ve güce dönüşmesi, sözü edilen bu iki tip dini yapının, demokrasi gereği iktidara talip olan siyasi oluşumlarla ciddi pazarlılara oturması sonucunu doğurmuştur.

Bu yapıların devleti tehdit edecek, halka kurşun sıkıp kan dökecek kadar kendinde güç ve yetki göreni FETÖ’dür. Kurucularının gizli bağlantıları, desteklenmesi vs. ayrı konudur. Burada bizi ilgilendiren husus, halk tarafından kabul görmelerine vesile olan iki dinamiktir. Birincisi devletin dine karşı olan olumsuz tavrı, ikincisi ise devlete ait din eğitimi veren kurumların halkın güvenini sağlayamamasıdır. Bu iki etken bugün de geçerliliğini korumaktadır. Siyasi iradenin iyi niyeti her zaman yeterli olmamakta, kalıcı çözümler getirmemektedir. Kalıcı yasal düzenlemelerin yanı sıra halkın güvenini sağlayacak din eğitimi verilmediği sürece her zaman bu tür yapılar güçlenerek yaşama ortamı bulacaktır.

Bu millet İslâm’la öyle ya da böyle tanışmıştır. Bu millet ölen askerine şehit demekte, ordusunu peygamber ocağı bilmektedir. Halkın inançlarına yönelik yapılan devrimler nihaî amacına ulaşamamış, Hak zaman zaman hastalanmış ama ölmemiştir, ölmeyecektir. Halkın dini inanç ve duyguları kişisel tercihler olarak görülmemelidir, dini yaşayışın vicdanlara mahkûm olarak devam edebileceği düşünülmemelidir. İslâm dini ile bağdaşmayacak yasal düzenlemeler var olduğu sürece halkta devleti eleştirecek ve onu hasım gibi görecek milyonlarca insan olacaktır. Din istismar edilmeyecek şekilde bir milli dava gibi kabul edilmelidir. PKK ile mücadele nasıl bir milli dava ise, Türkiye’nin bağımsızlığı nasıl bir milli dava ise Din de böyledir ve bu milletin çimentosudur. Sözün özü devlet dine sahip çıkmadıkça birileri dine sahip çıkacak, başka birileri de dine sahip çıkma bahanesiyle gettolaşacak, bacasız fabrikalar gibi gördükleri cemaatlerin sırtından geçinecektir.

Devletin dine bakışını değiştirmesinden çok daha önemlisi Türkiye’de verilen din eğitiminin mahiyetidir. Bu konu ayrı bir yazıda ele alınacaktır. Asıl üzerinde durduğumuz husus, cemaatlerin dine sahip çıkmayı bahane edip devleti ele geçirme teşebbüslerinin oluşturduğu tehlikedir.15 Temmuz darbe girişiminin oluşturduğu travmayı atlatma sürecinde kimi cemaatler ellerini ovuşturur hale gelmiş, kendilerine –dini kimlikleri sebebiyle- olan güveni kötüye kullanmış, devletin verdiği gücü kendi gücü gibi görmeye başlayıp, fırsatı ganimete, yetkiyi fırsata dönüştürme çabası içine girmişlerdir. Fetö yapılanmasının önü alınmaya çalışılırken başka yapılanmalara fırsat doğmuş ve maalesef bu cemaatler devletten önce kendi çıkarlarını gözetir hale gelmişlerdir. Acıyla görülmüştür ki, cemaatler devlete değil, kendilerine hizmet edecek adamlar yetiştirmeyi öncelemektedir. Bu sebeple devletimizin, istihdam edeceği elemanlarını kendisinin yetiştirmesi oldukça önem arz etmektedir.

Her hangi bir kuruma yapılacak atamalarda akredite bir cemaate mensup olmak tercih sebebi olmamalı, liyakat ön plana çıkarılmalıdır. Bu ifadelerin serdedilmesi spekülatif değildir. Öğrenciliğinin bir döneminde mesela A cemaatinin tesislerinde kalan biri, yıllar sonra kendini o cemaatin mensubu gibi pazarlamakta, ya da cemaat yetkilileri tarafından öyle lanse edilmektedir. Bırakınız akredite bir cemaate bağlı olmayı, Müslümanlığı bile şüpheli olan kimseler “şu cemaattenim, bu cemaattenim” demek suretiyle önemli mevkilere gelebilmektedir. Namazı bile hayatından çıkarmış birçok kimse “bizim adamımızdır” referansıyla menfaat devşirilecek yerlere gelebilmekte ve ilk iş olarak gücü nispetinde kadrolaşma derdine düşmektedir. Bu tavır hem devlete hem de halka ihanettir ve helal değildir. Kadrolaşma faaliyetleri birçok hak mahrumiyetine ve mağduriyete yol açmaktadır. Mesela üniversitelerin birinde rektörlük makamına getirilen bir akademisyen hemen kadroyu gözden geçirmekte, ben gitsem bile cemaatim bu üniversitede kalıcı hale gelsin diye kadrolar ilan ettirip, atama ve azletme işine girişmektedir. Bu tavırlar ümmetin umudu olan bu ülkeyi yıkar.

Sonuç olarak, devlet dinle barışıncaya kadar, verdiği eğitim başka yapılanmaları aratmayacak düzeyde güvenilir hale gelinceye kadar, tarikat ve cemaatlerin halkın dünyasına değil, ahiretine yönelik çabalar sarfetmesi şiddetle tavsiye edilmelidir. Halkın bir şekilde güvenini kazanmış olan bu yapılanmalar gizli ajanda tutmamalıdır. Eğer bir ülkenin sağlık sektörü halkın güvenini kazanmış ise baytarlar, berberler ve kasaplar kendilerini tabip diye pazarlayamayacaktır.

Devam edecek…

Kalın sağlıcakla

Genel Yayın Yönetmeni

banner71
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Kızagan 2020-06-27 23:24:40

Aslında dediğiniz gibi bu tarz yapılanmaların nedeni devletin dine karşı olan olumsuz tavrı, ikincisi ise devlete ait din eğitimi veren kurumların halkın güvenini sağlayamaması ve bu yapıların bu eksiklikten istifade üstelik bir kısmı da Dini kendi içlerinde ki bir takım farklılıklara göre yorumlaması da ayrı bir konudur.Sonrasında Devlete değil kendilerine hizmet edecek kişiler yetiştirmek gayeleri olmuştur. Yakın tarihimizde en büyük örneğine şahit olduğumuz,onlarca şehit verdiğimiz hain feto darbe kalkışması olmuştur. Devletimiz halkın güvenini sağlayacak samimi ve yine hiç bir cemaatin etkisinde kalmamış kurum ve kişiler yetiştirerek halkımızı bilinçlendirmeli bu eksikliği ortadan kaldırmalı ve bu tarz yapılanmalara fırsat vermemelidir. Böylelikle Devlet içinde kurumlarda bir takım yapıların adeta kadrolaşma yarışı ve kendi çıkarları uğruna Devletimizin gücünü kendi güçleri sanıp kullanmaları ortadan kalkacaktır.