banner47

Yazılar yazarken, konuşmalar yaparken hiç beceremem şu giriş-gelişme-sonuç düzenine. Ya direk dalarım konun en derinine ve demek istediklerimi eğmeden bükmeden demeye çalışırım ya da bükemediğim bileği öpmek kabilinden sükûtu tercih ederim.

Malum her fert çevresinden sorumludur ve doğruyu teyit, yanlışı tenkit etme hakkına sahiptir. Doğruyu teyit etmek yanlışı tenkit etmekten daha az faydalı olduğundan tenkit daha çok tercih edilir genellikle. Bende konuyla alakalı fazla edebiyat yapmadan ve sadece kendi pencereme sığanları görmek suretiyle konunun direk ortasına dalmaya çalışacağım.

Hemen özetle;

Osmanlı döneminde Din İşleri Şeyhülislama bağlı olarak Meşihat Makamlığı tarafından yürütülürdü. Meclisin kurulmasıyla (1920) bu makam bakanlık statüsünde Şer'iye ve Evkaf Vekâleti adı altında çalışmalarını yürütmüş, 1924 yılında bu bakanlık kaldırılarak başbakanlığa bağlı olarak Diyanet İşleri Reisliği ya da Başkanlığı adıyla devam etmiştir. Şüphesiz gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde Müslüman Türk halkının dini sorumluluğunu imkânlar ölçüsünde yerine getirmeye çalışmış ve bugün özellikle Cumhuriyet tarihinin en parlak ve aktif dönemini yaşamaktadır diyebiliriz.

Şunu da itiraf etmek gerekir ki bu kurumun ve mensuplarının diğer devlet kurumlarına nispetle vazife ve sorumlulukları gerçekten çok ama çok zordur. Zira ülkemizin son yüzyılına yakın bir dönemi dini yaşantının sistem tarafından benimsenmediği bir dönemdir. Ve böyle bir sistem tarafından benimsenmeyen, beğenilmeyen hatta engellenmek, ortadan kaldırılmak istenen bir takım dini yükümlülükleri bu sisteme bağlı olarak gerçekleştirebilmek hakikaten meşekkatli bir olaydır. Bu yüzden Diyaneti eleştirirken bu noktanın dikkatlerden kaçmamasını dilerim.

İyi niyetli tenkitlerde başarının gizli anahtarıdır ve bence her kurumda –bugünün aksine- eleştiri sahipleri takdir sahiplerinden daha fazla değer bulmalıdır. Yıllardır Diyanet camiasında doğrudan değilse de dolaylı olarak bulundum. Keza Dini eğitimin diğer bir parçası olan İlahiyatlarla da yakın temasım ve bilfiil teşriki mesaim oldu. Bu münasebetle işleyişin nasıl olduğunu yakından görme ve eksiklikleri yine kendi penceremden görme fırsatım oldu. Elbette ki burada belirtmek istediklerim kendi miyop gözüme takılanlardan başka bir şey değil. Ve yine buradan yazacaklarım muhterem ve muteber bir kurumu yıpratmak, itibarsızlaştırmak değil aksine hem dünyevi hem de uhrevi yük ağır olan bir vazifeyi yerine getirirken “en iyi nasıl olabilir”i bulmak..

Buyurun.. Sadece,

Bence,

Kendimce,

ve miyop gözlerimce…

1- Diyanet kurumunun özelleştirilmesi fikrine kesinlikle karşıyım. Aksine devlete olan bağlılığı arttırılmalı. Diğer bir deyişle hiçbir hususi ideolojinin doğrudan etkisi altında kalmayacak kadar devlete bağlı, dini kural ve prensiplerin uygulamasını cesurca yerine getirecek kadar bağımsız olmalı.

2- Tepeden tırnağa tüm mensuplarının seçimi, tayini ve takibinde EHLİYET ve LİYAKAT esas alınmalı. Gerekirse ehliyet ve liyakatin tespiti ve takibi için kurum bünyesinden özel istihbari bir birim kurulmalı ve tüm diyanet çalışanlarını dikkatle takip altına almalı. Bu hususta varsa bir ihmal ya da suiistimal kusurlu tutum ve davranışlar asla yaptırımsız bırakmamalı. Özellikle din görevlisi seçiminde Kuran okuma fıkhi bilgiler güzel ahlak ve takvaya dikkat edilmelidir. Bugün 140 bine yakın camiisi olan bir ülkede dini yaşantının bu düzeyde olmasından TV, İnternet ya da batıdan önce dinini anlatamayan, yaşayamayan din görevlileri yatmaktadır. Bununla alakalı onlarca örnek sıralayabilirim ve bu konu hakkında yazılacak söylenecek çok şey vardır belki ama yaramıza merhem olması babından sadece aşağıda iki ayeti zikretmek yeterli olur düşüncesindeyim.

“Allah size, emânet ve yetkileri o konuda güvenilir ve yetenekli olan ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, kim olursa olsun adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bakın, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Nisa:58

“Çünkü onlar, gerek Allah’ın, gerek Hz. Peygamber’in ve gerekse insanların kendilerine verdiği emânetleri en güzel şekilde koruyan verdikleri sözü en güzel biçimde yerine getiren dosdoğru müminlerdir.” Mearic:32

Hz. Ömer’in; “Şayet ashab Rasulullah’ın (SAV) arkadaşları olmaları nedeniyle kendilerini diğer insanlardan üstün görüyor ve kendilerinin daha öncelikli olduklarını düşünüyorsa, önce üzerlerine düşeni yapmaları gerekir. Şayet onlardan beklenen bir davranışı sahabe olmayan birisi gösterirse, Ömer’in gözünde o daha önceliklidir.” ifadesi de yönetimde oldukça önemli bir ilkedir.

3- İbretlik bir kıssa ;

Rivayet edilir ki Hz. Ömer’in islam beldelerine tayin edeceği bir valisi O’nu ziyarete gelmişti. Vali adayı, halifenin yanına geldiğinde halifenin kucağında bir çocuğu sevip okşadığını görünce şöyle der:

“Ya Emirel mü’minin! Benim tam 9 tane çocuğum var hiçbirini bugüne kadar kucağıma alıp sevmedim.”

Bunu duyan Hz. Ömer hemen, valinin elinde ki tayin fermanını alıp yırtar ve “Seni valilikten azlediyorum. Kendi evlâdına merhamet etmeyen halkına da acımaz” der.

Ve yine rivayete göre;

Bir gün Hz. Ömer mescitte otururken yanına hiç tanımadığı bir adam gelip konuşmaya başlar:

- Ey Ömer! Cehennemin şiddetli azâbından ne haber?

Adamı susturmak istedilerse de Halife Hz. Ömer:

- Bırakın onu, der ve adama:

- Ömer’e cehennem azâbını hatırlatmakta ki kastını söyler misin” der.

Adam:

- Ülkenin dört bir tarafına vazifeli memurlar gönderiyor, onlara memuriyetleri süresince dikkat etmeleri gerekli olan şeyleri söylüyorsunuz. Ancak bu şartlara riayet edip etmediklerini kontrol etmiyorsunuz!

- Kimmiş bunlar?

- Mısır’a gönderdiğiniz valiniz!

Hz. Ömer, bu şikâyet üzerine Medine’nin yerlisinden iki kişiyi derhal Mısır’a gönderir ve olayı soruşturmalarını haberin doğru olması halinde valiyi de alıp birlikte dönmelerini emreder.

Görevli iki sahabi halkın arasında günlerce tetkikten sonra şikâyetçinin söylediklerinin doğruluğuna emin olduktan sonra valiyi alıp Medine’ye gelirler.

Yanına giren valiyi tanımayan Halife Ömer:

- Sen kimsin diye sormak zorunda kalır. Vali,

- Mısır’a gönderdiğiniz memurunuzum, deyince,

- Seni yolcu ettiğim günlerde böyle değildin. Çok kilo almışsın. Hakkında şikayet vardı. Yaptırdığımız tahkikata göre görevini kötüye kullandığını tespit ettim, dedikten sonra ona yeni görevini şu ifadelerle tebliğ eder:

- Bundan sonra sen hazinenin malı olan koyunların çobanı olacaksın. Senin baban da çobandı. Onun için sana “bin ğanem” denirdi. Çobanlık, baba mesleğidir. Sana memurluk değil, çobanlık yakışır. KISSADAN HİSSE!!!

4- Din görevlisi tespit ve tayininde bugün uygulanan saçma sapan sistemlerin yerini (dbht, kpss) bu işe ehliyetli olanların tayininde isabetli sistemler geliştirilmeli. Düşünün ki sınavdan yüksek not alarak imamlık yapan ama fatihayı düzgün okuyamayan nice imamlar var etrafımızda.

5- Malum ülkemiz fikri çeşitlilik bakımında çok zengin ve biraz da karmaşık bir ülke. Meseleyi İslami cemiyet ve cemaatlere indirgersek birbirinden farklı ve belki de birbirine taban tabana zıd (bunu da anlamış değilim ya, neyse) her fikirden oluşumları bulabiliriz ülkemizde. Bunlar arasında doğrular olduğu kadar yanlış fikir sahipleri ve hatta yoldan çıkmış gruplarda olabilir. Bu gibi yanlışların tespitinde ve izalesinde Diyanet üzerine aldığı sorumluluğu hakkıyla yerine getirmeli ve bu yanlış sahiplerini eleştirmek, hatalarını düzeltmek hatta ve hatta içlerinde art niyetli olanlarını halka karşı ifşa etmek hususunda cesurca adım atmaktan geri durmamalıdır. Unutmamalıdır ki hiçbir sistemin kendisini herkese kabullendirme gibi bir görevi yoktur olamaz. Sistemlerin ilkeleri vardır ve bu ilkelere herkes riayet etmek ve saygı duymak zorundadır. Zira;

Din adına halkı sömürenlerle mücadele siyasetin değil Diyanetin görevidir.

Dini aslında uygun değil de kendi heva ve hevesine göre öğretenlerle mücadele siyasetin değil Diyanetin görevidir.

Din eğitiminde suiistimalcilerle mücadele siyasetin değil Diyanetin görevidir.

Biraz daha iddialı bir sesle sokak çocuklarının, madde bağımlılarının eğitimi siyasetin değil Diyanetin görevidir. Ve, ve, ve…

6- Camiiler sadece ibadet edilen yerler olmaktan çıkarılmalı Asrı Saadette hangi amaçlarda kullanılıyorsa o statüsüne çekilmelidir. Bu konuda yeterlilik gösteremeyen camii görevlileri anında ehil takva ilim sahibi olanlarla değiştirilmelidir. Her camii bir mescidi nebevi ve her imam bir Peygamber vekilidir.

7- Camilerimiz ve Kuran kurslarımız lüks ya da zenginlerin gösteriş yarışına kurban edilmemeli. Bu hususta israftan kaçınılmalıdır.

8- Diyanet kurumumuz itibarını sarsacak her türlü fikri, siyasi, ictimai eğilimden uzak durmalı. Herkese eşit mesafede, ilke ve prensiplerini korumakta titiz davranmalıdır.

9- Son zamanlarda çok sık dile getirilen bir meseleyi de burada aktarmakta fayda var. Camilerimiz hayrın infakın alışıldığı yeridir ama hayra ve infaka alıştırırken bir takım cemaatlerin maruz kaldığı töhmete diyanetimiz de hedef olmamalıdır. Daha net bir ifadeyle halktan para toplama işini en aza indirgemeli ve bunu yaparken kimseyi incitmemeli severek gönülden infakın yolunu açmalı ve asla bıktırmamalıdır. “Her hafta para toplanılmasından bıktım sırf bu yüzden namaza gidesim yok” diyen onlarca insan tanıyorum.

Özetle; muteber diyanet kurumumuzun daha verimli hizmet sunması ve toplumun dünyevi ve uhrevi yaşantısına faydalı faaliyetlerde bulunmasına katkıda bulunmak maksadıyla birkaç noktaya işaret etmeye çalıştım. Mevla’dan hepimize hayır işlerinde muvaffakiyetler dilerim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner64